Tatil sonrası ben bir hayli tembelleşmiş olabilirim, affola.
Zaten yaz da gelmiş, benim mevsimim, ohh...Dünya bana dönüyor!
Bu arada bakıyorum da defterime, ne çok kabarmış.
Balkon kapısına sineklik takılmış, evdeki her delik silikonla kapatılmış, ohhh bu yaz mis, böcek derdine de elveda!
Perdelerin ölçüleri alınmış, en kısa sürede dikilip asılmalı, bahar geçti, yaz geldi.
Klimalar da en kısa sürede temizletilmeli.
Bir Tivibu meselemiz var, çözülmeli, müşteri hizmetleri sabrımı zorluyor :(
FotoÄŸraf makinesi servise verilip objektifi temizletilmeli.
Sınava çalışmalı, çok çalışmalı.
Sıraya sokulan postlar yazılmalı, blog çok küsmüş :(
Uzun vadede yapılası olan ise kanayan yaramız :)
Tezi yazıp bitirmeli, o bitince de drama projesi yapılmalı. Hayatta yarım bırakılan işler olmamalı ki iç pek bir rahat etmeli, "oh be" demeli.
Beklediklerim konusu var bir de tabi heyecanla...
Önemli bir kısmı Kanada ve Çin'den olmak üzere birkaç küçük sipariş ;)
Dokunmak için çıldırdığım pop-art desenli ayakkabılarım mı yoksa en çok heyecanlandıran beni?
Önemli bir kısmı Kanada ve Çin'den olmak üzere birkaç küçük sipariş ;)
Dokunmak için çıldırdığım pop-art desenli ayakkabılarım mı yoksa en çok heyecanlandıran beni?
Bloga girip girip bakmak da neyin nesi? Benim yerime bir başkası yazacak sanki. Bak yine yazmamışım diye kendi kendime kızıyorum heyhat!
Şimdi bu tek fotoğraf ve birkaç satırla kendimi kandırıp mutlu olacağım.
Hazır elim değmişken...
2 gündür stresini yaşadığım işi bu sabah bir çırpıda halledivermenin verdiği rahatlık, akabinde yarattığı mutluluk gün boyu tatlı bir heyecan şeklide nüksetti.
ve dahası...
Ahmet Şerif İzgören'i bilmem kaçıncı defa dinlemenin verdiği keyif ve beyinde dolaşan onlarca sorgulama...
Bahar vesilesiye günlerdir sürekli ve bilinçli bir şekilde içe oksijen doldurma hadisesi, bahar sevdası...
Kusursuz bir şekilde geçen 4 günlük muhteşem tatil...
Çekilmiş 1500 kare fotoğraf, tatlı anlar, güzel hatıralar...
Yazılmayı bekleyen postlar, okunmayı bekleyen kitaplar...
2 gündür makineye yerleşmeyi bekleyen bulaşıklar, bardak koyacak yer bulamayacak kadar dolu olan sehpalarım nedeniyle bekar erkek evine dönen evim...
Arayıp bulma, edinme, bitiriverme, yenisine başlama, ötekine hazırlanma telaşları...
Velhasıl vaziyet heyecanlı ve telaşlı.
Hadi hayırlısı.
Her hafta sonu niyetlendiğim ama bir türlü beceremediğim bir şey var. Her gün gitgide artan dergi arşivimi temizlemek. Ne zaman dolaptaki dergilerimi çıkarsam toplamak niyetiyle daha da dağılıyorum. Dışarıdaki dergilerle daha da çoğalıyorlar ve ben amacımın tam tersi bir durumla karşı karşıya kalıyorum.
En iyisi dolap içlerine hiç bulaşmamak diyor ve sehpanın üstündeki, diğer sehpanın üstündeki ve altındakileri toplayayım diyorum, cık! yine olmuyor. Bir katalog ve bir dergiden vazgeçebildim bugün sadece. Onlarcası yine yerinde, bazılarıysa sadece yer değiştirmiş ve çokça koltukların, halının üzerine dağılmışlar.
Bu hafta sonu yapabildiğim şeyler de var. Film izlemek ve bol bol çikolata yemek. Bak bunu hemen hemen her gün başarıyla gerçekleştirebiliyorum :)
Bu hafta sonu ağır giden King's Speech'den sonra bir çırpıda Taken'ı izledim. Su gibi akıp giden bir film. Liam Neeson'ın oynadığı karakterin zekasına ve filmin kurgusuna hayran kaldım. Ardından bir Türk filmi olan Girdap'ı izledim. Kanım dondu, alt üst oldum, tüylerim diken diken. İzlemediyseniz izleyin ve izletin.
Şimdi bu kadar film keyfi ve çikolatanın enerjisiyle on numara geçer bu hafta...
geçer di mi?
geçer geçer...
Son olarak eve bu yastıkları da ekleyince içim daha bir şenlik havasında oldu.
Hafta sonu edindim bu güzel eserleri. Biri benim için biri hediye.
Saatlerce dinledik kendi sesinden Nazım'ın şiirlerini, bilmem kaç kere...
Serçe kuşları gibi yağmur
çinko dama serptiğim
ekmek kırıntılarını
yiyor telaşlı telaşlı, tıkır tıkır,
serçe kuşları gibi yağmur.
958 Haziran, Pırağ
çinko dama serptiğim
ekmek kırıntılarını
yiyor telaşlı telaşlı, tıkır tıkır,
serçe kuşları gibi yağmur.
958 Haziran, Pırağ