Bir de aklımda gitmek... Nereye olursa... En çok Londra bir de Amsterdam. En yakın Sakız belki Rodos, İstanbul falan.
Ama ne olursa olsun biraz gitmek.
Yaz yine geçer, kış göz kırpar...
Yazın ihmal ettiğin şeyleri kışın yapacağına inanırsın.
Daha çok yazacak, daha çok okuyacak, yarım kalan işlerini bitireceksindir.
Gõreceğiz, sendromundan fırsat kalırsa bunları yapmaya...
Dışarıda deli gibi yağmur yağıyor...
Yağsın sözüm yok.
Hatırı sayılır da bir rüzgar var...
Olsun ona da razıyım.
Ama güneş öyle bir gidip bir gelmesin, e mi?
Her haftasonu suluyorum meşe palamutlarımı, sabırla... Tema'nın hediyesi.
1 yıl sonra saksılarından çıkıp toprağa ekilecek üçü de...
Büyüyüp gölge olacaklar yeni nesillere, yeni umutlara...
Lavanta kokulu sabahlara uyanmak...
Ancak, bunun için bir İstanbul yolculuğunda babamın benim için taa Yalova'dan aldığı lavanta saksısını kuruttum ben. Babam sonrasında Aydın yolculuğunun dönüşünde bana saksıda bir lavanta daha aldı gerçi. "Alayım ben onu eve götüreyim artık" dedim anneme dün, sordum bir de "Üstünde çiçekleri var mı?" diye. "Mevsimi değil daha" dedi. "İyi" dedim, "Dursun sizde biraz daha, daha mevsimi gelmeden heba etmeyeyim ben" Annem ona gözü gibi bakıyor, mevsimi gelecek, ben de alıp onu eve getireceğim, o çiçek açacak. Balkona koyacağım bu defa evet, suyunu da eksik etmeyeceğim. Gözünün içine bakacağım güzel kokusunu benden esirgemesin diye. Sonra çoğaltacağım onun sayısını. Lavantayı benim kadar çok seven canım arkadaşıma giderken birkaç dal koparacağım onun için. Onun gözündeki ışıltı, lavantanın kokusu... Daha ne olsun...
Tatil sonrası ben bir hayli tembelleşmiş olabilirim, affola.
Zaten yaz da gelmiş, benim mevsimim, ohh...Dünya bana dönüyor!
Bu arada bakıyorum da defterime, ne çok kabarmış.
Balkon kapısına sineklik takılmış, evdeki her delik silikonla kapatılmış, ohhh bu yaz mis, böcek derdine de elveda!
Perdelerin ölçüleri alınmış, en kısa sürede dikilip asılmalı, bahar geçti, yaz geldi.
Klimalar da en kısa sürede temizletilmeli.
Bir Tivibu meselemiz var, çözülmeli, müşteri hizmetleri sabrımı zorluyor :(
Fotoğraf makinesi servise verilip objektifi temizletilmeli.
Sınava çalışmalı, çok çalışmalı.
Sıraya sokulan postlar yazılmalı, blog çok küsmüş :(
Uzun vadede yapılası olan ise kanayan yaramız :)
Tezi yazıp bitirmeli, o bitince de drama projesi yapılmalı. Hayatta yarım bırakılan işler olmamalı ki iç pek bir rahat etmeli, "oh be" demeli.
Beklediklerim konusu var bir de tabi heyecanla...
Önemli bir kısmı Kanada ve Çin'den olmak üzere birkaç küçük sipariş ;)
Dokunmak için çıldırdığım pop-art desenli ayakkabılarım mı yoksa en çok heyecanlandıran beni?
Bloga girip girip bakmak da neyin nesi? Benim yerime bir başkası yazacak sanki. Bak yine yazmamışım diye kendi kendime kızıyorum heyhat!
Şimdi bu tek fotoğraf ve birkaç satırla kendimi kandırıp mutlu olacağım.
Hazır elim değmişken...
2 gündür stresini yaşadığım işi bu sabah bir çırpıda halledivermenin verdiği rahatlık, akabinde yarattığı mutluluk gün boyu tatlı bir heyecan şeklide nüksetti.
ve dahası...
Ahmet Şerif İzgören'i bilmem kaçıncı defa dinlemenin verdiği keyif ve beyinde dolaşan onlarca sorgulama...
Bahar vesilesiye günlerdir sürekli ve bilinçli bir şekilde içe oksijen doldurma hadisesi, bahar sevdası...
Kusursuz bir şekilde geçen 4 günlük muhteşem tatil...
Çekilmiş 1500 kare fotoğraf, tatlı anlar, güzel hatıralar...
Bir kere soğukluk girmesin araya...Kendimce küstüm. İyi de kime?
Bir varmış bir yokmuş masallarından sonra inatçı keçi girdi masalın sonuna doğru sahneye.
Uzun lafın kısası, uzunca bir çay molasından sonra buradayım, hem de inadına...
Çokça biriktirmiş, çok da özlemiş olarak...
Bir ülkenin internet deneyimi ve tarihinin sansürlerle anılması çok trajikomik bir durumdur. İnternetin özü olan birey haklarının ve bireysel özgürlüklerin kısıtlanması, sosyal medya dünyasının özüne tamamen aykırıdır.
Bizler; Türkiye’nin dört bir yanından profesyonel veya amatör olarak blog tutanlar, internette günlük yaşantılarını ve birikimlerini ve deneyimlerini diğer insanlarla paylaşma hevesiyle tutuşan herkes, gelişmeleri endişe içinde izlemekteyiz.
5846’nci no’lu kanunun esnekliğinden mütevellit, 1 Mart 2011 günü, Google’a ait olan ücretsiz blog servisi Blogspot, Digiturk grubunun açmış olduğu dava sebebiyle erişime kapatılmıştır. Süper Toto Süper Lig’in yayın haklarının sahibi olan Digiturk bu davada, korsan olarak LigTV yayını yapan kişilere karşı kendi haklarını savunmak amacıyla hukuki süreç başlatmıştır. Ancak ilgili kanun gereği yasaklamaların, sitelerin adresleri ve alt-domainleri üzerinden değil; IP adresleri üzerinden yapılması sebebiyle Blogspot’a ait birçok ilişkili IP aralığı erişime kapatılmıştır. Böylelikle de binlerce blogger’ın kişisel sitesi sansür kurbanı olmuştur. Bazı bloglara bazı anlarda girilmesinin sebebi ise aynı IP üzerinde birçok blogun yer alması ve aslında her IP’nin yasaklanmamış olmasıdır.
İlgili kanunun esnekliğini ve nelere yol açtığını geçmişte birçok kez görmüşken, devlet sansüründen dolayı binlerce site yasaklanıyorken, Digiturk ve Google’dan daha duyarlı davranmalarını beklemek tüm blogger’ların hakkıdır. YouTube’daki korsan maç yayınlarını kaldırmak için yapılan özel yetki anlaşmasının bir benzerinin de Blogspot için yapılması ihtimal dışı değildir. Bugüne dek Digiturk ve Google bu konuda masaya niçin oturmamışlardır? Google kendi kullanıcılarının hakkını neden savunmamaktadır? Digiturk böyle bir topyekün sansürün yaşanacağını bile bile neden hâlâ, tek amaçları düşüncelerini diğer insanlarla paylaşmak olan bloggerları mağdur etmektedir? Öte yandan, Türkiye Cumhuriyeti’nin yasa koyucuları, vatandaşlarının ifade özgürlüğü hakkının gasp edilmesine neden hâlâ göz yummaktadır?
Kaldı ki bu korsan yayınları yapan kişiler, teknik bilgileri yüksek olduğundan bu yasaktan etkilenmemektedir. Tam tersine bu sansür, tek amacı blog tutmak olan internet kullanıcılarını etkilemektedir.
Digiturk, Google ve Türkiye Cumhuriyeti devletini artık bu sansür ayıbına karşı duyarlı olmaya, tüm sansür karşıtı internet kullanıcılarını bu harekete katılmaya ve tüm basın mensuplarını ifade özgürlüğüne destek vermeye davet ediyoruz.
Neden ben kuaför koltuğuna oturduğumda mutlu olmuyorum ki? Hani kadınlar depresyona girdiklerinde kendilerini iyi hissetmek için hemen saçlarıyla uğraşmaya başlarlardı?
Pekçok konuda olduğu gibi bu konuda da aykırı olan ben asıveriyorum suratımı birden. Neden bilmiyorum. Mutsuz da olmuyorum ama, durgun oluyorum diyelim. Böyle şaşkın gibi kalıyorum koltukta. 2 gün önce de böyle günlerden biriydi işte. Bir baktım kendime aynada, sanki zorla oturutmuşlar beni oraya.
Ama sonucu süper oldu! Saçlarım şimdi inanılmaz parlıyor ve rengi yüzüme çok yakıştı. Şimdi saçlara bakım zamanı. 10 haftalık bir bakım uygulayacağız ve biraz da kestireceğim.
Saçlarım parladığı, bakımla daha da güzelleşeceği ve kesimle hareketleneceği için çok mutluyum.
Sanırım şimdi anlıyorum...
Saçların güzelse sen de güzelsin.
Saçların iyi görünüyorsa kendini iyi hissediyorsun.
Demek ki ben bu konuda süreç değil sonuç odaklıyım :)
Annemin meşhur lafıdır. Öğrencilik yıllarımda neredeyse her sabah söylerdi. Aslına bakarsanız ben söyletirdim. Gece bin türlü bahaneyle yatma eylemini geciktirir, sabah da bir türlü kalkamaz, beş dakikam daha olsa diye yalvarırdım. Annem de, kıyamam, ben uyanana kadar uğraşırdı.
Dün gece de böyle gecelerden biriydi.
Şu çantalarımı yeni askılığına asayım, şunları düzelteyim. Bu kutunun içine bunları koyayım. Bunları atayım. Bunları şuna vereyim. Yeni aldığım atariyi deneyeyim.
Evet bildiğin atari, çocuk oyunu olanlardan.
Aldım evet, gecenin bir yarısı da deneme bahanesiyle birkaç oyun oynadım. Tamam biraz oynayıp kuzenimin çocuklarına vereceğim ya, vallahi...
Gün ilerledikçe uyku hali daha da fena bastırıyor, çok fena.
Hayat enerjisini çok sevdiğim, beni hep gülümseten, kıpır kıpır Defne'nin ölüm haberi yıktı. Hayat insanı hep şaşırtmaya devam ediyor, hayat acımasız. Kimsenin yaşına, yaşama sevincine, çocuğunun küçüklüğüne bakmıyor işte. Ölümün adaleti bu. Acıtıyor bizi hep. Tanrı öğretiyor belki de, hatırlatıyor. Acı dersler veriyor. Böyle zamanlarda anlıyoruz ancak, silkelenip kendimize geliyoruz.
Elimden geldiğince keyif almaya bakıyorum yaşamdan. Aldığım her nefesin kıymetini biliyorum. Siz de öyle yapın.
Özellikle son 1 yıldır her gün tanrıya şükrediyorum.
Şunu biliyorum ki hiçbir şey için üzülmeye, hayıflanmaya gerek yok, değmiyor. Sadece hayatın değerini bilin, sevdikleriniz kırmayın. Hayat sürprizlerle dolu, acı, tatlı...
Kimsenin canını yakmayın, hakkını yemeyin.
Defne ne güzel söylemiş giderayak, "Hesapsız yaşıyorum, hayat hesap yapacak kadar uzun değil."
Rahat uyu Defne Joy Foster...
Ne olursa olsun depresif oluyorum ben kış mevsimi. Akşam yapmak istediğim her şeyi yapsam da o havanın erkenden kararması yok mu? Birileri elimden gecemi çalıyor gibi hissediyorum.
Karanlığı sevmiyor bünye.
Eve gelip ayakları uzatıp evde keyif de yapsam, dışarı da çıksam sanki akşam dediğin 2 saat gibi gelip geçiyor.
Yeni yıl münasebetiyle alınmış süpper kararlarım var benim ve henüz onları kayıtlara geçirmediğimi farkettim. Hemencecik uygulanmaya başlandı efendim kendileri. Hatta çok doğal bir şekilde hayatımın içine giriverdiler. Her gün de yenileri ekleniyor.
Öncelikle pek bir asabi olan ben daha sakin olmaya karar verdim! Gülüşmeler olmasın lütfen, çok ciddiyim! Vallahi...
Karşımda sinir sebebi olacak bir şahsiyet duruyor ve şansını zorluyorsa ben 'her şeye rağmen' soğukkanlılığımı koruyorum. Evet evet, buna karar verdim. Sakin sakin susuyorum, dinliyorum. Aklımdan güzel anları geçiriyorum. "Şu hayatta her şey gelip geçici" diye düşünüp gülümsüyorum. Bunun için büyük acılar yaşamaya, sevdiğimiz birisini kaybetmeye gerek olmadığını düşünüyorum çünkü. Çocuk değiliz artık (kısmen :) mutlaka sobada elimizi yaktıktan sonra öğrenmemize gerek yok, özetle.
Çünkü farkettim ki ben kendimi üzüyorum, karşımdakini ise değiştirmek imkansız, belki de gereksiz.
Sonuç olarak şunu biliyorum ki istemediğim insanları hayatımdan çıkarma gücüm var benim. Bu benim elimde. Geçen yıl okuduğum bu söz mü neden oldu bilmiyorum ama olduysa da ne iyi oldu.
"Eğer bir dış etken seni üzerse, duyduğun acı o şeyin kendsinden değil senin ona verdiğin değerden geliyordur. Onu da her an ortadan kaldırma gücün vardır." Marcus Aune.
Ne kadar da anlamlı öyle değil mi? Haksız mıymışım yani? Koskoca Marcus yalan mı söyleyecek?
Her ay bir kitap bitirme sözü verdim sonra kendime. Hızlı da gidiyorum aslında bu konuda, şu 5 ciltli 709 sayfalık kitabımı saymazsak. Hayır dengeyi bozuyor o, haksızlık yani...
Sonraaa....Yeni hobime daha fazla vakit ayıracağım. Aslında şu ara en çok onunla haşır neşirim zaten. Yeni alımlara, yeni keşiflere devam...
Daha fazla spor... Her koşu bandının yaşadığı talihsiz sonu yaşasın istemiyorum benimki. Yaza daha fit girmek allahın emri yani...
Ve tabi ki çocuklar. Benim bitmeyen tutkum. Onlar için bir şeyler yapmak her zaman keyiflendiriyor beni. TEGV'e üye olma çabam hızla devam ediyor. Öncesinde EÇEV'de 2 yıl aralıksız çocuklarla olmuş, onlarla yaratıcı drama atölyeleri yapmış, keyfine doyamamıştım. EÇEV'in evime uzak olması nedeniyle şimdi bu serüvene TEGV'le devam edeceğim.
STK faslı bununla bitmeyecek elbette, bir durak daha olacak, ilerleyen günlerde...
Yaratıcı Drama'yı ikinci plana atmış gibi görünsem de hayatımda, o hep benimle, hep bir yerlerde, el ele...Onunla ilgili hedeflerimi TEGV'le kaynaştıracağım işte.
Film arşivimi düzenleyeceğim, kendime yeni müzik arşivi oluşturacağım, evime istediğim o birkaç parça düzenleyiciyi de alıp rahatlayacağım, "artık vermem gerekiyor biliyorum ama kıyamıyorum" dediğim dergilerimi tutup sahafa götüreceğim...
Bu yılki hedeflerimden beni en çok heyecanlandıran kısma geldim: En az 5 yeni yer göreceğim!
Birinin adresi belli, diğerlerine ise henüz karar vermedim.
Profesyonel hayatla ilgili olanları şimdi buraya yazmak istemiyorum, işi niye karıştırayım ki şimdi? Güzel güzel sohbet ediyorum şurada kendimle.
Yok bunun sonu yok...Zaten daha çoook var. Onları da zamanla konuşuruz.
Buraya yazdım ki bunları birileri tutup gözüme soksun, kimse yapmazsa özdenetim mekanizmam çalışsın; "demiştin işte bak, bak, buraya da yazmışsın" desin, ben de utanayım, hıh!
Daha önce olduğu gibi yine bir yolculuk sonrası adaptasyon sorunu...Kastettiğim işe adaptasyon falan değil. Bildiğin hayata adaptasyon işte! Düzene...
Başka bir ülkeye gitmiş olsam da dönüşüm çok kolay oldu. Yani "benim burada ne işim var?", "ne çabuk geçti!", "offf ya dün bu saatlerde şuradaydım" tripleri falan yaşamadım, harika. Hiç gitmemiş gibi başladım iş haftasına. Bir şeyleri ayırabilmeyi, ait olduğu yerde ve şekilde bırakmayı başarabiliyorum çünkü. Tatil muhteşem geçti, o ayrı. Anlatması da bir başka posta...
Ama nedense bir dağılmışlık oldu. Evde, evimin düzeninde. Dönüşten ancak bir hafta sonra valizin içini boşaltabildim. Bir bavul çikolata ve bisküviyi eve gelir gelmez bir çırpıda çıkarsam da kıyafetler için o kadar hızlı davranamadım.
Herkesin hediyelerini kafamda ayırsam da fiziksel olarak ayıramadım.
Misafirim geldikçe, ben gittikçe bir kısmını versem de hala bir torba çikolatam evde :)
Yılın sonu, başı telaşı, bu döneme ait zamanlı işler, sürmekte olan büyük projelerle boğuşmam oldukça zorluyor beni bu dönem. Neredeyse bütün günü bilgisayara bakarak geçirince eve gelince gerçekten hiç istemiyor canım. Yazmaya ara vermeyi de sevmiyorum. Sayısız postlar yazılıyor kafamda gün içinde, defalarca. Evde sayısız fotoğraf. İstiyor canım hepsini koymak, aklımdan her geçeni yazıp kayda geçirmek.
Her şeyin bir zamanı olduğuna da yürekten inanırım ama. Kasmıyorum o nedenle. Şimdi şimdi daha da bir değişiyorum üstelik. Alınmış ve çoktan uygulamaya koyulmuş ciddi yeni yıl kararlarım da var ayrıca benim.
Ben pişiyorum, yazılarım da demleniyor benimle birlikte.
Evet hayat bazen zorluyor, çileden çıkıyorum, içim daralıyor, fenalık basıyor. Ama sonra yeniden nefes alabiliyorsan bu önemli hayatta. Sana nefes aldıracak şeyi bilmek. Tüm aksiliklere rağmen bunlarla başa çıkabilmek.
Bu blogda yer alan fotoğrafların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına aykırıdır. Göstermiş olduğunuz ilgi ve anlayış için teşekkürler.